O sabahların alarmı genellikle telaşla çalıştırılan elektrik süpürgesi. Veyahut her zamankinden daha sert kapatılmış dış kapıdır. Abim bugünün bayram olduğunu farkettirmek ve hala varsa uyuyan bırakmamak için daha bir kuvvetli çeker kapıyı bayram namazına giderken. Eş zamanlı olarak da bir start verilmiş olur bu gümbürtüyle evde. Son temizlikler,son kontroller yapılıp,her şey yerli yerine konur. Çay dolu demlik ocağa, en beyaz örtü masaya,kahvaltılıklar sofraya,şeker ve madeni paralar kapının yamacındaki portmantoya... Ardından bayramın en şıkı kim olacak içten içe bilinse de her yaştan ev ahalisinde hummalı bir hazırlık gözlenir. Elbiseler,makyajlar... ''Ah kapı çaldı! Daha rujumu sürmedim.'' Başka bir ses:'' Ben aynaya bile bakamadım. Hadi boşalt şu banyoyu artık.'' Ve herkesi huzura erdiren o ses:''Telaş yapmayın. Mahallenin çocukları gelmiş.''
Neyse herkes hazır mı? İyi,çünkü artık geldiler. Önce dayım geçer eşikten ,ardında evimizin erkekleri. Biz de-evin bayanları olarak-yaş sırasına göre- dizilmişizdir çoktan kapının etrafına. Sıcak gülümsemeler,içten kucak açışlar ardından bayram tebrikleri veeeee tabiki bayram harçlığı...(teyzoşum bu yazığı okuyorsan bu bayram da sırayı değistirmemenizi temenni ederek devam ediyorum:)) Şimdi kahvaltı vakti. Önce beyler ve çocuklar. E aristokrat olamasak da ataerkil aileyiz vesselam. Sıcak yuvamın fedakar kadınları nefislerine yazmıştır ''önce sevdiklerim sonra ben'' ilkesini. Bir yerlerde fedakarlığın haktan vazgeçmek olması sebebiyle ilerki zamanlarda pişmanlık doğurabileceğini okumuştum. Lakin ben her tabağımızı dolduruşunda benim elim değil Ayşe Ana'mızın eli olsun diyen kadınların gözlerinde hiç bunu anlatan bir ibare görmedim. Ya da onlar kan kustular kızılcık şerbeti içtik dediler. Ben ise göremedim.
Sağ kulağıma baskı yapan birkaç kelime işitirim. ''Çayım bitti kızım. Hani nerde yenisi? Peynir bitmiş. Niye dolmuyor bu tabak ben farketmeden? Yok yumurta fazla kaynamış. Söyle bakayım kaça kadar saydın?'' İşte evin reisi hemşo sahnede. Dedemli bayramları çok net hatırlamıyorum ama muhtemelen vefatından kalan boşluğunu dolduruyor. Nerden mi anlıyorum? Dedem de çocuklarını eşoğleşek diye severmiş. Aynı dayımın çatık kaşlarla katı emirler yağdırmaya çalışırken içleri gülen kara gözlerinde sevgi dilince mealinin alt yazı geçmesi gibi. Canım ailem diyor. Ne mutlu bize,yine biraradayız.
Gülüş,patırtı,eski ramazanların 5897. kez anlatımı gırla devam ederken - ha bir de dayımın henüz çocuk yaşta iki elinde iki güğüm mahalle mahalle dolaşıp süt sattığını anlatışı-baylar kahvaltıyı bitirip salona geçmişler. Nihayet kahvaltı sırası bayanlarda. Hadi afiyet olsun!
Yavaş yavaş misafirler de teşrif ediyor. Hoş sohbetler birbirini izliyor,yeni haberler alınıyor peşi sıra. Şaşılıp,kah sevinip kah üzülünüyor amma velakin bir bayram da her bayram gibi böyle dostane, böyle sevgi dolu sürüp gidiyor...
Bizde misafirlik senfonileri gündüz halledilir ki akşamlar aileye kalsın. Bir gece hariç. -yoğun istek üzerine- Ömerler'imiz vardır meşhur. En olmadık akşamın en olmadık saatinde oğluyla bayram ziyaretine gelir. Anlatır,anlatır,anlatır,tüm derdi sıkıntıyı attıktan sonra da hadi bana eyvallah der çeker gider. Olsun biz artık onu da bayram ritüellerimiz arasına aldık. Gelmediği zamanlar başına birşey gelmiş olma ihtimalini düşünüp endişelenir bile olduk.
Ve bayramın son günüdür. Herkes yavaşça çekilir. Evli evine,köylü köyüne... Artık boş evde hoş bir seda kalır,baktıkça hatırlanacak,andıkça mutlu olacak. Canım anneannem de bununla avunur. Birkaç gün de olsa çocuklarını birarada,mutlu,huzurlu görmektir tek gayesi. Onca kişiye hizmet edebilmek için harcadığı nice çabanın getirisi yorgunluk çoktan unutulmuştur. Şimdi olsun,yine yapar tepsi tepsi kol böreği. Böreği fırına verirken sıcacık yüreği... Ağzında yine '' Benim değil Ayşe Anamız'ın eli''
Siz hiç;
-Guguuuucuk!
-Guguuuucuk!
-Nerdeeeesin?
-Burdaaaayım.
-Ne yaaaaptın?
-Bal dööööktüm.
diyen 2 kumru gördünüz mü? Ben gördüm. Bu yazı gözlerime gör diyen annelerin annesine bendenizden armağandır. Biline...
12 Eylül 2007 Çarşamba
11 Eylül 2007 Salı
parlak ışıklar,ışıksız insanlar
Bir eylül akşamıdır beni Sultanahmet'e bağlayan. Aylardan mübarek Ramazan, günlerden başlangıç... 19 numaradaki ilk gecem. Tıpkı o kumral kız gibi. Beni burda eski zannetmiş rahat tavırlarımdan ötürü-o benden daha çekingen. Birbiri ardına yöneltilen ve düşünceli cevaplanan sorular burda ne ömürler paylaşacağımız gerçeğini resmiyete kavuşturur gibi. İlki şenlik meydanında bir bardak boza oluyor,bir diğeri kumral,sevimlinin elinde. Tanışmanın verdiği heyecanla içiyoruz,ikimizin de aklında halen bir ton soru işareti. Sanki o benden daha kaygılı ve güleç yüzü gölgeli...
Yürüdükçe önümüze peyda olan insanlar bitmek bilmeyecek gibi. Hepsinin yüzü güleç,gölgeli... Kimilerinin bayram şenliği ile meydanda geçici mutluluklar yaşarken eve döndüklerinde yüzlerinin alacağı hal gün gibi ortada. Şu vakte kadar dini vecibelerini yerine getirmenin haklı gururunu taşırken kişisel menkıbelerini yerine getirmemenin pişmalığı zihinlerinde. Bunu sadece ben görebiliyorum. Kendileri dahi farkında değil. İşte şu sağdan yürüyen uzun boylu adam;eskimiş takım elbiseli,omzunda meyvesini taşıyan. Gençliğinde çok iyi bir basketçiydi belki ama memuriyet yolu hayatını kazanmak için daha aydınlık göründü. Ve hanımı hani ne kocasının yanında ne yerde ne gökte yürüyen. Beyninden vurmuşlar onu,şok etkisi hala sürmekte. Belki onun yolu bu yol değildi. Tercih şansı ona bırakılsa çok başarılı bir iş kadını olup yalnız yaşamayı tercih ederdi. Şimdi Antalya'da yapımına yeni başlayacakları toplu konut projesinin sözleşmesini imzalamaya giden koridorda yürürdü. Ama o da birçokları gibi kolay olanı şeçti. İstediği doğrultuda önüne açılacak kapıları takip etme kudretine erişemedi. Sabırsızdı, bir o kadar da meşgul -evrenin ruhunu bekleyemeyecek kadar.
Şu dünyada öğrendiğim azıcık şeyden birisi her şeyin benim gibi,senin gibi bir tin taşıdığı. Zaten şu dünyaya hepimiz ''bir ve tek''ten olup geldiysek ne mümkün ayrı olmak. Diyeceğim o ki evrenin de var bir ruhu. İşaretleri takip etmeyi seçersek bizi aydınlatacak,ışık saçacak. Onun da vasfı bu. Sen iste o yapsın kadar da basit değil tabi. Son zamanlarda en çok satanlar listesinde 1. sıraya oturmuş kitaba bakmayın yani siz. Hepsi yüzeysel fasafiso. Bence de bir an tüm dengeler senin eline geçebilir ama insanoğlu elindekinin kıymetini bilmez. Ben diyorum ki bir bak etrafına,ne oluyor,ne bitiyor. Her işte vardır bir hayır de düşün,yor. Nasıl internetten dans dersleri ile ilgili araştırma yaparken aynı kursun sitesinde ertesi gün tam da benim istediğim koşullarda bir ders programı oluşturulduysa senin de çıkmıştır karşına küçük bir mucize ara,bak,bulacaksın. Her şey gören gözler için. Gördüğün zaman anlayacaksın. Gördüğün zaman cesaretin de gelecek yerli yerine çocukluk günlerindeki gibi. Hayallerinin peşinden koşmayı hatırlayacaksın. Koşarken yüzüne vuran rüzgarın asiliği hızına hız katacak. Annenin aşağı mahalleye gitme uyarılarının ardından aşağı mahalleye gitmek gibi haz verecek engelleri aşmak. Hatta bir yerden sonra köstek değil destek göreceksin bilmediğin güçten. Ardından onunla konuşmayı da öğreneceksin. Kafana bir tuğla fırlatması gerekmeyecek onu işitebilmen için. Fısıldayacak;doğru yoldasın,yere sağlam bas,şimdi etrafına bak ve asla vazgeçme. O zaman sen vazgeçmeyeceksin o da vazgeçmeyecek ben de. Duyan kulaklar,gören gözler her zaman hazır ve nazır bekleyecek yeni bir fırsatı,bir kuş cıvıltısını, italya yarımadasına çok benzeyen bir bulut kümesini,evrenin ruhunun sesini...
Yürüdükçe önümüze peyda olan insanlar bitmek bilmeyecek gibi. Hepsinin yüzü güleç,gölgeli... Kimilerinin bayram şenliği ile meydanda geçici mutluluklar yaşarken eve döndüklerinde yüzlerinin alacağı hal gün gibi ortada. Şu vakte kadar dini vecibelerini yerine getirmenin haklı gururunu taşırken kişisel menkıbelerini yerine getirmemenin pişmalığı zihinlerinde. Bunu sadece ben görebiliyorum. Kendileri dahi farkında değil. İşte şu sağdan yürüyen uzun boylu adam;eskimiş takım elbiseli,omzunda meyvesini taşıyan. Gençliğinde çok iyi bir basketçiydi belki ama memuriyet yolu hayatını kazanmak için daha aydınlık göründü. Ve hanımı hani ne kocasının yanında ne yerde ne gökte yürüyen. Beyninden vurmuşlar onu,şok etkisi hala sürmekte. Belki onun yolu bu yol değildi. Tercih şansı ona bırakılsa çok başarılı bir iş kadını olup yalnız yaşamayı tercih ederdi. Şimdi Antalya'da yapımına yeni başlayacakları toplu konut projesinin sözleşmesini imzalamaya giden koridorda yürürdü. Ama o da birçokları gibi kolay olanı şeçti. İstediği doğrultuda önüne açılacak kapıları takip etme kudretine erişemedi. Sabırsızdı, bir o kadar da meşgul -evrenin ruhunu bekleyemeyecek kadar.
Şu dünyada öğrendiğim azıcık şeyden birisi her şeyin benim gibi,senin gibi bir tin taşıdığı. Zaten şu dünyaya hepimiz ''bir ve tek''ten olup geldiysek ne mümkün ayrı olmak. Diyeceğim o ki evrenin de var bir ruhu. İşaretleri takip etmeyi seçersek bizi aydınlatacak,ışık saçacak. Onun da vasfı bu. Sen iste o yapsın kadar da basit değil tabi. Son zamanlarda en çok satanlar listesinde 1. sıraya oturmuş kitaba bakmayın yani siz. Hepsi yüzeysel fasafiso. Bence de bir an tüm dengeler senin eline geçebilir ama insanoğlu elindekinin kıymetini bilmez. Ben diyorum ki bir bak etrafına,ne oluyor,ne bitiyor. Her işte vardır bir hayır de düşün,yor. Nasıl internetten dans dersleri ile ilgili araştırma yaparken aynı kursun sitesinde ertesi gün tam da benim istediğim koşullarda bir ders programı oluşturulduysa senin de çıkmıştır karşına küçük bir mucize ara,bak,bulacaksın. Her şey gören gözler için. Gördüğün zaman anlayacaksın. Gördüğün zaman cesaretin de gelecek yerli yerine çocukluk günlerindeki gibi. Hayallerinin peşinden koşmayı hatırlayacaksın. Koşarken yüzüne vuran rüzgarın asiliği hızına hız katacak. Annenin aşağı mahalleye gitme uyarılarının ardından aşağı mahalleye gitmek gibi haz verecek engelleri aşmak. Hatta bir yerden sonra köstek değil destek göreceksin bilmediğin güçten. Ardından onunla konuşmayı da öğreneceksin. Kafana bir tuğla fırlatması gerekmeyecek onu işitebilmen için. Fısıldayacak;doğru yoldasın,yere sağlam bas,şimdi etrafına bak ve asla vazgeçme. O zaman sen vazgeçmeyeceksin o da vazgeçmeyecek ben de. Duyan kulaklar,gören gözler her zaman hazır ve nazır bekleyecek yeni bir fırsatı,bir kuş cıvıltısını, italya yarımadasına çok benzeyen bir bulut kümesini,evrenin ruhunun sesini...
6 Eylül 2007 Perşembe
Boş bir odada neler vardır?
Boş bir odada bir hayal evreni yatar. Bu evren odaya bakanın geçmişini, birikimini,karakterini yansıtır. Ve belki de kim olduğu hakkında oldukça objektif bilgiler sunar görebilen gözlere.
Boş bir odada kapalı kalmış insan da özgürdür eğer bu onun şahsi tercihiyse. Çünkü yaşamın sınırlarını yıkılmaz,güçlü taş duvarlar değil ancak hayal gücünün narin, her an kopmaya hazır, incecik sicimleri belirler.
Boş bir oda var hayalimde. Epey küçük,kare biçimli. Karanlık sayılmaz, yüksek denemeyecek tavana yakın küçük bir pencere var demir parmaklıklarla kapanmış. Ama boyuna bakmadan nasıl da aydınlatıyor içersini. Odanın tam merkezinde hayali bir sandalyenin üstünde oturuyorum. Aslı kahve, cismi yeşil boyanmış. Kendime arkadan bakıyorum. Arka sol köşeden... Havada asılı duruyorum. İçerde bir toz bulutu dolaşıyor sanki... Küçük penceremden ışığın sızdığı kesimlerde inadına belirginleşir gibi. Görülmek için can atıyor. Ama ben başımı yere eğmişim, avuçlarım dizlerimde. Gözlerim sıkı sıkıya kapalı. Bu suçlu duruştan sıyrılmak gibi bir çabam da yok. Sanki olan biten pek umrumda değil. Ben yine kendime gömülmüşüm. Bir şeyler kuruyorum derinlerde. Yine ne planlar yaptım gerçekleştirmeyeceğim Allah bilir. Ama bi toz zerresine asıldım bu sefer kararlı bir edayla. İçinden bişeyler çıkmasını bekler gibiyim. İşte oldu... Etraf beyaza boyandı. İçinde 5897 adet ayşegül. Hepsi bir tarafta kendi halinde bişeylerle uğraşıyor.. Anlaşılan bu sefer planlarımı gerçekleştirebilmeyi diledim düş dünyamdan. Ve yine kendimlere dışardan bakıyorum. Hep dışardan,dışardan. Bir türlü içime giremiyorum. Verdiğim kararları bir başkasının yapmasını bekler gibiyim dört mevsim. Sanki şu taşıdığm ,suretini kestirebildiğim departman sadece karar aşaması ile görevlendirilmiş. Projelerin düşünce adamıyım ben. Beyaz yakalı,aristokratım. Hadi yine iyisiniz sevgili serflerim işin asıl zor kısmından kurtardım sizi. Lütfum olsun bu da size. Artık işlerinizin başına dönebilirsiniz... Diyecek gibiyim. Mütemadiyen takındığım bu üslup karakterimin kilometre taşı olmaya başladı. Korkuyorum... Gördüğüm suretten utanıyorum. Açılamıyorum bir sabah mavi dinginliğe avuçlarımda bir iş görmenin haklı gururu.
Lakin eleştirmeyi çok iyi biliyorum. Her işi en usta biçimde yapabilme becerisine vakıfım. Da... Tahmin edersiniz ki işi bilip işe gitmeyenlerden kabul etmişim kendimi. İşi bilmezken dahi! Daha önce hiç şiir yazmış olmasam da yazanın sanatını yerden yere vurabilirim. Evet yapabilirim,çünkü ihtiyacım olan kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut. Kesin bileklerimi gözünüzü seveyim şu lacivertlik boşalana dek. Sonra eniştem yine kan verir bana eminim,güvenim tam ona. Ona ve tüm sevenlerime... O zaman yeniden döneceğim hayata. Uzuuunca tünelin ışıklı çıkışına gitmeyeceğim söz. Çünkü bu adaletsiz,fani dünyayı, eşitliğin,adaletin hakim olduğu ahiretten daha çok seviyorum. Ama bu sefer tamamen temiz döneceğim. Yeni doğmuş,günahsız bir yavrucak olacağım, ardından yine katran günahlara bulanıp, ışıkla yıkanacağım. İşte bir hayat da böyle sürüp gidecek... Bitecek...
Bu yazımı da önderliğinden onur duyduğum candan insan Fazilet öğretmenime ithaf ediyorum. Ahlak ve fazilet aklın dışardan görünüşüymüş... Onun aklına her daim ihtiyaç duyacağım. Benimle paylaştığı ve paylaşacağı her harf için binlerce kez minnettarım ona... Biline
Boş bir odada kapalı kalmış insan da özgürdür eğer bu onun şahsi tercihiyse. Çünkü yaşamın sınırlarını yıkılmaz,güçlü taş duvarlar değil ancak hayal gücünün narin, her an kopmaya hazır, incecik sicimleri belirler.
Boş bir oda var hayalimde. Epey küçük,kare biçimli. Karanlık sayılmaz, yüksek denemeyecek tavana yakın küçük bir pencere var demir parmaklıklarla kapanmış. Ama boyuna bakmadan nasıl da aydınlatıyor içersini. Odanın tam merkezinde hayali bir sandalyenin üstünde oturuyorum. Aslı kahve, cismi yeşil boyanmış. Kendime arkadan bakıyorum. Arka sol köşeden... Havada asılı duruyorum. İçerde bir toz bulutu dolaşıyor sanki... Küçük penceremden ışığın sızdığı kesimlerde inadına belirginleşir gibi. Görülmek için can atıyor. Ama ben başımı yere eğmişim, avuçlarım dizlerimde. Gözlerim sıkı sıkıya kapalı. Bu suçlu duruştan sıyrılmak gibi bir çabam da yok. Sanki olan biten pek umrumda değil. Ben yine kendime gömülmüşüm. Bir şeyler kuruyorum derinlerde. Yine ne planlar yaptım gerçekleştirmeyeceğim Allah bilir. Ama bi toz zerresine asıldım bu sefer kararlı bir edayla. İçinden bişeyler çıkmasını bekler gibiyim. İşte oldu... Etraf beyaza boyandı. İçinde 5897 adet ayşegül. Hepsi bir tarafta kendi halinde bişeylerle uğraşıyor.. Anlaşılan bu sefer planlarımı gerçekleştirebilmeyi diledim düş dünyamdan. Ve yine kendimlere dışardan bakıyorum. Hep dışardan,dışardan. Bir türlü içime giremiyorum. Verdiğim kararları bir başkasının yapmasını bekler gibiyim dört mevsim. Sanki şu taşıdığm ,suretini kestirebildiğim departman sadece karar aşaması ile görevlendirilmiş. Projelerin düşünce adamıyım ben. Beyaz yakalı,aristokratım. Hadi yine iyisiniz sevgili serflerim işin asıl zor kısmından kurtardım sizi. Lütfum olsun bu da size. Artık işlerinizin başına dönebilirsiniz... Diyecek gibiyim. Mütemadiyen takındığım bu üslup karakterimin kilometre taşı olmaya başladı. Korkuyorum... Gördüğüm suretten utanıyorum. Açılamıyorum bir sabah mavi dinginliğe avuçlarımda bir iş görmenin haklı gururu.
Lakin eleştirmeyi çok iyi biliyorum. Her işi en usta biçimde yapabilme becerisine vakıfım. Da... Tahmin edersiniz ki işi bilip işe gitmeyenlerden kabul etmişim kendimi. İşi bilmezken dahi! Daha önce hiç şiir yazmış olmasam da yazanın sanatını yerden yere vurabilirim. Evet yapabilirim,çünkü ihtiyacım olan kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut. Kesin bileklerimi gözünüzü seveyim şu lacivertlik boşalana dek. Sonra eniştem yine kan verir bana eminim,güvenim tam ona. Ona ve tüm sevenlerime... O zaman yeniden döneceğim hayata. Uzuuunca tünelin ışıklı çıkışına gitmeyeceğim söz. Çünkü bu adaletsiz,fani dünyayı, eşitliğin,adaletin hakim olduğu ahiretten daha çok seviyorum. Ama bu sefer tamamen temiz döneceğim. Yeni doğmuş,günahsız bir yavrucak olacağım, ardından yine katran günahlara bulanıp, ışıkla yıkanacağım. İşte bir hayat da böyle sürüp gidecek... Bitecek...
Bu yazımı da önderliğinden onur duyduğum candan insan Fazilet öğretmenime ithaf ediyorum. Ahlak ve fazilet aklın dışardan görünüşüymüş... Onun aklına her daim ihtiyaç duyacağım. Benimle paylaştığı ve paylaşacağı her harf için binlerce kez minnettarım ona... Biline
5 Eylül 2007 Çarşamba
Sustukça sıra kime gelecek?
''Bütün cihanı araştırdım. Güzel ahklaktan daha güzel bir liyakat bulamadım.'' demiş Mevlana. Peki neden güzel günümün güzel yaratıkları kulak vermez bu aklı selim insana.
Birkaç arkadaşım paralarını bir aylık peşin verdikleri odalarında kalabilmek için bile yönetimden izin isteyecekler ama yönetim onlardan habersiz odalarını başkalarına da kiralamaktan utanmayacak. İşte orda biraz durup düşünmek lazım. Konuşmak lazım. Bu düzen ticari bir düzen diye maneviyattan sıyrılmak insana yakışmaz. Söylemek lazım.
Bu şikayetlerimi zat-ı ali'lerine de bildirdiğim zaman bendeniz teessüflere şahit oldum. Bu düzen böyle yürürmüş. Konuşmaya bile ne gerek varmış. İnanamıyorum karşımdaki 45 yaşında adamın utanacağı yerdeki kayıtsızlığına. Üflüyor,püflüyor. Söyleyecek haklı bir açıklaması olmadığı için bir an önce konunun üstünü kapamak istiyor ama olmaz,açtım ağzımı bir kere. Çok da haklı gerekçelerle...
Bir daha böyle bir sorunun yaşanmaması dileğiyle kapanan telefonlar düşünce kanallarımı kapamaya yetmiyor. Düşünüyorum,düşünüyorum... Acaba uzattım mı konuyu biraz? Ta Antalyalar'dan telefon açmaya lüzum var mıydı? Vardı azizim,vardı. Sen susarsan,ben susarsam kim konuşacak? İnsanoğlu doğruyu görmeden,işitmeden nasıl gelişecek? Ben yanlışı gördüğüm vakit tavrımı da koyacağım ki masaya akla karayı belli edeceğim. Bir karınca bile olsam yangına su taşıyan,olsun etrafımdakiler gülsünler bana belki sonucu değiştiremeceğim ama safımı belli edeceğim ya bu bana yeter.
Kendimi doğrunun yılmaz savunucusu bellemedim elbet. Benim de hatalarım,günahlarım oldu,olacak. Çıkarlarımı gözeteceğim bazı durumlarda aynen şimdi de olduğu gibi haklı,haksız... Ama gitmesek de görmesek de bir yerlerde bir ahlak vardı,unutmayacağım. Çünkü esaslı bir başarının temelinde de ahlak yatar. Sinsice çevirilen dolaplar günlük başarılardan kaynaklanan egoları ve kar dolu cüzdanları kabartsa da hayatı anlamlandıramaz. Güzel bir hatıra olarak kalmaz torunlara anlatılacak... Ancak çıraklarınla paylaşabilirsin bu hain planları, o da senin gibi çakallıkta usta olsun diye. Çakallığının üstün zekandan ileri geldiğini ima edersin. Belki iyi de prim yaparsın bunca rezilliğin üzerinden ama hiçbiri kalıcı olmaz. Silinir gidersin hatırlardan hiç tanınmamış gibi. Fakat senin aklında ilelebet kalacaktır dün gibi hatıratın. Ve kim olduğunu ele verecektir olaylara karşı tavrın.
Birkaç arkadaşım paralarını bir aylık peşin verdikleri odalarında kalabilmek için bile yönetimden izin isteyecekler ama yönetim onlardan habersiz odalarını başkalarına da kiralamaktan utanmayacak. İşte orda biraz durup düşünmek lazım. Konuşmak lazım. Bu düzen ticari bir düzen diye maneviyattan sıyrılmak insana yakışmaz. Söylemek lazım.
Bu şikayetlerimi zat-ı ali'lerine de bildirdiğim zaman bendeniz teessüflere şahit oldum. Bu düzen böyle yürürmüş. Konuşmaya bile ne gerek varmış. İnanamıyorum karşımdaki 45 yaşında adamın utanacağı yerdeki kayıtsızlığına. Üflüyor,püflüyor. Söyleyecek haklı bir açıklaması olmadığı için bir an önce konunun üstünü kapamak istiyor ama olmaz,açtım ağzımı bir kere. Çok da haklı gerekçelerle...
Bir daha böyle bir sorunun yaşanmaması dileğiyle kapanan telefonlar düşünce kanallarımı kapamaya yetmiyor. Düşünüyorum,düşünüyorum... Acaba uzattım mı konuyu biraz? Ta Antalyalar'dan telefon açmaya lüzum var mıydı? Vardı azizim,vardı. Sen susarsan,ben susarsam kim konuşacak? İnsanoğlu doğruyu görmeden,işitmeden nasıl gelişecek? Ben yanlışı gördüğüm vakit tavrımı da koyacağım ki masaya akla karayı belli edeceğim. Bir karınca bile olsam yangına su taşıyan,olsun etrafımdakiler gülsünler bana belki sonucu değiştiremeceğim ama safımı belli edeceğim ya bu bana yeter.
Kendimi doğrunun yılmaz savunucusu bellemedim elbet. Benim de hatalarım,günahlarım oldu,olacak. Çıkarlarımı gözeteceğim bazı durumlarda aynen şimdi de olduğu gibi haklı,haksız... Ama gitmesek de görmesek de bir yerlerde bir ahlak vardı,unutmayacağım. Çünkü esaslı bir başarının temelinde de ahlak yatar. Sinsice çevirilen dolaplar günlük başarılardan kaynaklanan egoları ve kar dolu cüzdanları kabartsa da hayatı anlamlandıramaz. Güzel bir hatıra olarak kalmaz torunlara anlatılacak... Ancak çıraklarınla paylaşabilirsin bu hain planları, o da senin gibi çakallıkta usta olsun diye. Çakallığının üstün zekandan ileri geldiğini ima edersin. Belki iyi de prim yaparsın bunca rezilliğin üzerinden ama hiçbiri kalıcı olmaz. Silinir gidersin hatırlardan hiç tanınmamış gibi. Fakat senin aklında ilelebet kalacaktır dün gibi hatıratın. Ve kim olduğunu ele verecektir olaylara karşı tavrın.
30 Ağustos 2007 Perşembe
dünyanın merkezine yolculuk
Pek sevgili cuma günüm... Akşam edirnedeyim,teyzemde... Biraz huzur,biraz uyku... Bütün isteğim buydu. Ama çevremdeki safransarı beni kaçmaya teşvik ederken daha ne kadar dayanılır şu lanet olasıca metrodaki kaçak dövüşen bakışlara?
Bir elim metalik pis boruda bir elim bavulda 8 şiddetinde sarsılırken ah bir koltuk boş olsaydı! Sadece üzerine 5897 kez oturulmuş pis bir koltuk! Derken simasını bir yakınımıza benzettiğim biri kalkıyor ayağa. Orta yaşlarda pek yapılı sayılmaz. Her ortamda ayırt edilmesini sağlayacak açık mavi gözler,dolgun dudaklar... Oldukça kredisi vardır ailemin güzel insanlarında güven bakımından. Her halde bu sebepten yabancıya az da olsa sevgi duyuyorum. Tabi yorgun bacaklarımı dinlendirebilceğim bir yeri bana tedarik edişi de cabası. Hiç tereddüt etmeden atılıyorum benim için ayrılmış yere. Öyle rahatım ki dünden rezerve ettirsem adıma bu kadar sahiplenemem koltuğu. Birden omzumda soğuk bir avuç. Dönüp baktığımda işte yine tanıdığım o yüz ama yabancı olduğum bir tavır. Onlarca kez dolgun dudaklarını açıp kapamasına rağmen oldukça asabi olduğunu sadece mimiklerinden anlayabiliyorum. Resmen kulaklarım uğulduyor şaşkınlıktan. Tek kelime duyamıyorum. Topu topu birkaç saniyede gelişen olaylar şaşkınlığımı üstümden atmamla değişecek. Dinliyorum. Aslında benim sandığım koltuk bir yaşlı dedeninmiş. Özür diliyorum. Hiç farketmemiştim kendisini. Tabiki görmüş olsam asla böyle bir terbiyesizlik yapmazdım. Dede kabul ediyor özrümü. Hiç önemli değil evladım isimli 5897 numaralı bakışını hafızama kazıyıp kapıyor gözlerini. Ama aşina olduğum canavarın durmaya hiç niyeti yok. Konuştukça konuşuyor. Ben tepki vermedikçe bağırıyor. Anlıyorum ki evde çocukları sözünü hiç dinlemiyor. Kızı bir bardak çayı ona çok görüyor. Oğlu, sabırsızlıkla beklediği İbo Show u seyrederken kumandanın tuşlarına hunharca basıyor. İşten geldiğinde karısı bir hoşgeldin demiyor. O bana olduğu kadar evine de tanıdık. Bana olduğu kadar evine de yabancı. Ama şimdi mikrofon onda. Sahne sırasını ona devrettim-evet bu büyük hatayı ben yaptım. Lakin mutsuz değilim. Deşarj olması lazım. Bu gece belki kızı sevgilisini evin sözde reisi ile tanıştırmak isteyecek ya da oğlu bir araba, karısı yeni bir çamaşır makinesi... Bunlara katlanabilmek için benimle dertleşmesi lazım. ''Terbiyesiz,şımarık,biz sizin zamanınızda böyle miydik? Etrafına bakmaktan acizsin. Şu yaşlı adamı görmedn mi gerçekten? Yoksa işine mi gelmedi? Söyle söyle hadi...'' İşte kızını anlatıyor biraz bana,biraz da oğlunu. Onlara söyleseydi bunu ne çok üzülürdü sonra. Kendini nasıl affettirecek bilemezdi. Baba yüreği kaldıramazdı belki bunca lafı duyup da kaçıp kocaya varan kızının acısını... Anlattı rahatladı.
Peki ya ben? Şimdi sade bir ben kaldım sanki metronun safransarı koridorunda. Bavulumu sırtıma verdi galiba biri metrodan çıkarken. Bilerek yapmadığım bir hata yüzünden işittiğim hakaretleri elbet üstüme almıyorum ama yine de düşünmek lazım bazen. ''Ve ben kimi zaman düşündüm. Aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm.'' Tecrübenin yaşanmışlıktan ileri geldiğini,tecrübenin bilgi olduğunu çözdüm. Yaşlanmak istedim birden bire ve yeniden küçülmek istedim ta ki annemin rahmine sığıncaya dek. Sonra bana büyümüş de küçülmüş desinler yeter ki ama ben herkesi bilgimle şaşırtmak istedim. Olmadı. Beynime yenik düştüm. O yavaştan almaya karar verdi öğrenme sürecini. Hayır deme şansım olmadı. Ama bu vakte kadar özümsediklerimde büyüklere karşı saygı da vardı. Canım anneannem sayesinde bunu yaşayarak birleştirdim kişiliğimle. Ve dünya bir yana onun hatrı bir yana olduğu için bu yerli ve yabancı adamı da anlamaya çalıştım. Belki çok karamsar bir perspektiften baktım ama onun da söylediği gibi böylesi daha işime geldi...
Bir elim metalik pis boruda bir elim bavulda 8 şiddetinde sarsılırken ah bir koltuk boş olsaydı! Sadece üzerine 5897 kez oturulmuş pis bir koltuk! Derken simasını bir yakınımıza benzettiğim biri kalkıyor ayağa. Orta yaşlarda pek yapılı sayılmaz. Her ortamda ayırt edilmesini sağlayacak açık mavi gözler,dolgun dudaklar... Oldukça kredisi vardır ailemin güzel insanlarında güven bakımından. Her halde bu sebepten yabancıya az da olsa sevgi duyuyorum. Tabi yorgun bacaklarımı dinlendirebilceğim bir yeri bana tedarik edişi de cabası. Hiç tereddüt etmeden atılıyorum benim için ayrılmış yere. Öyle rahatım ki dünden rezerve ettirsem adıma bu kadar sahiplenemem koltuğu. Birden omzumda soğuk bir avuç. Dönüp baktığımda işte yine tanıdığım o yüz ama yabancı olduğum bir tavır. Onlarca kez dolgun dudaklarını açıp kapamasına rağmen oldukça asabi olduğunu sadece mimiklerinden anlayabiliyorum. Resmen kulaklarım uğulduyor şaşkınlıktan. Tek kelime duyamıyorum. Topu topu birkaç saniyede gelişen olaylar şaşkınlığımı üstümden atmamla değişecek. Dinliyorum. Aslında benim sandığım koltuk bir yaşlı dedeninmiş. Özür diliyorum. Hiç farketmemiştim kendisini. Tabiki görmüş olsam asla böyle bir terbiyesizlik yapmazdım. Dede kabul ediyor özrümü. Hiç önemli değil evladım isimli 5897 numaralı bakışını hafızama kazıyıp kapıyor gözlerini. Ama aşina olduğum canavarın durmaya hiç niyeti yok. Konuştukça konuşuyor. Ben tepki vermedikçe bağırıyor. Anlıyorum ki evde çocukları sözünü hiç dinlemiyor. Kızı bir bardak çayı ona çok görüyor. Oğlu, sabırsızlıkla beklediği İbo Show u seyrederken kumandanın tuşlarına hunharca basıyor. İşten geldiğinde karısı bir hoşgeldin demiyor. O bana olduğu kadar evine de tanıdık. Bana olduğu kadar evine de yabancı. Ama şimdi mikrofon onda. Sahne sırasını ona devrettim-evet bu büyük hatayı ben yaptım. Lakin mutsuz değilim. Deşarj olması lazım. Bu gece belki kızı sevgilisini evin sözde reisi ile tanıştırmak isteyecek ya da oğlu bir araba, karısı yeni bir çamaşır makinesi... Bunlara katlanabilmek için benimle dertleşmesi lazım. ''Terbiyesiz,şımarık,biz sizin zamanınızda böyle miydik? Etrafına bakmaktan acizsin. Şu yaşlı adamı görmedn mi gerçekten? Yoksa işine mi gelmedi? Söyle söyle hadi...'' İşte kızını anlatıyor biraz bana,biraz da oğlunu. Onlara söyleseydi bunu ne çok üzülürdü sonra. Kendini nasıl affettirecek bilemezdi. Baba yüreği kaldıramazdı belki bunca lafı duyup da kaçıp kocaya varan kızının acısını... Anlattı rahatladı.
Peki ya ben? Şimdi sade bir ben kaldım sanki metronun safransarı koridorunda. Bavulumu sırtıma verdi galiba biri metrodan çıkarken. Bilerek yapmadığım bir hata yüzünden işittiğim hakaretleri elbet üstüme almıyorum ama yine de düşünmek lazım bazen. ''Ve ben kimi zaman düşündüm. Aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm.'' Tecrübenin yaşanmışlıktan ileri geldiğini,tecrübenin bilgi olduğunu çözdüm. Yaşlanmak istedim birden bire ve yeniden küçülmek istedim ta ki annemin rahmine sığıncaya dek. Sonra bana büyümüş de küçülmüş desinler yeter ki ama ben herkesi bilgimle şaşırtmak istedim. Olmadı. Beynime yenik düştüm. O yavaştan almaya karar verdi öğrenme sürecini. Hayır deme şansım olmadı. Ama bu vakte kadar özümsediklerimde büyüklere karşı saygı da vardı. Canım anneannem sayesinde bunu yaşayarak birleştirdim kişiliğimle. Ve dünya bir yana onun hatrı bir yana olduğu için bu yerli ve yabancı adamı da anlamaya çalıştım. Belki çok karamsar bir perspektiften baktım ama onun da söylediği gibi böylesi daha işime geldi...
27 Ağustos 2007 Pazartesi
karganın pisliği ile haşır neşir vakti falez izlenimleri
Günlerimin tahammülümden de sıkıcı geçtiğini farkedince 5897 gündür planladığım sabah yürüyüşünü bu sabah gerçekleştirdim. Telefonun oldukça dar kapasitesine sığan bi kaç şarkı ile yola çıktım. Burhanettin Onat 'tan başladım koşmaya artık yüreğim nereye götürürse(ya da ciğer kapasitem diyelim). Koşunun başlangıcında sergilediğim atletik tavırlar,kulağımda neyden bahsettiğini zar zor anladığım güfteler ve aklımda binlerece çekirge ile koşan ilginç bir sentez oluşturduğumun farkındayım. Ama takar mı ayşegül? Zaten oldum olası kendine bile tahammül edememeyi çok sevmiştir.
Soludukça canımı acıtan oksijeni bir sinyal olarak algılıyor, yavaşlayıp tempolu yürümeye başlıyorum. Oldukça ezik bir durum benim için. Yanımdan geçen 40 yaş üstü insanlardan ne farkım kaldı,onlar da aynı benim gibi yürüyorlar. E ben gençsem eğer neden onlardan daha güçlü değilim? Hantalllığımdan utanarak yoluma devam ediyorum. Tabi her koşulda onlardan daha hızlı olduğum ama onlara kendilerini kötü hissettirmemek için yavaş takıldığım ifadesi yüzümden eksik olmuyor.
A Dedeman bize ne kadar da yakınmış! Uzak olduğu bahanesine sığınıp onca zaman minibüs kullanırken demek yolları takip bile etmemişim. Nasıl bu kadar dikkatsiz olabiliyorum? Dikkatsiz ve umursamaz... Hayatımdaki pek çok alana olduğu gibi... Bana karşı hissedilen her şeye ,sevgiye olduğu kadar nefrete, bağlılığa olduğu kadar sadakatsizliğe...
Ara yolların birinin sonunda alabildiğine yeşil çarpıyor gözüme. Üstünde benim gibi bu sabahını çeşitli sebeplerden yormak,yorgunluğunda boğmak isteyen insanlar. Yine oldukça yaşa sahipler. Bir ben henüz 19 unda ama neden onlarla aynı sıkıcı, serin olduğu kadar sıcak bir sabahı paylaşıyorum? İçimden onları aşağılıyorum. Aynen şöyle diyorum:''Hahaha! Ya bu adamları gömmeyi unutmuşlar onlar da fırsattan istifade yürüyüşe çıkmış! Hey sen! Sana diyorum küllerinden doğarken evrimi yarıda bırakan! Barfiks çekme sevdasıyla kollarını o dalda unutma olur mu?'' Çok çirkinim. Bir o kadar zayıf. Alnımdan terler süzülürken verdiğim her kalorinin hıncını onlardan mı alıyorum aklımca? Benden çok YAŞ-LI olduklarından yaşamaya hakları yok mu? Tıpkı sorunlu bir ergen gibi 'artık yataklarında ebedi uykuya dalmayı beklemeliler vadeleri doldu' mu diyor alt benliğim? Evet genelde onun galibiyetiyle sonuçlanıyor zihnimdeki her savaş. Karşımdakini ezerek kendimi bişey zannediyorum. Halbuki hiç bişey değilim şu falezin kıyısında umut ve güven dağıtmakla görevli maviye bakarken. Çünkü sadece bakıyorum. Göremiyorum içindeki yavruağzını,portakal çiçeğini,neftiyi... Küçük terazimde iyinin hakkını verme departmanının çalışmayan dişlileri kadar körüm. Ne zaman saflığı,temizliği aptallıktan sayar oldum? İşte o zaman aptallaştım. Ben aptalla aynı masaya oturmam demiş insanım. Peki o zamn 19 yıldır bu bedene nasıl tahammül ediyorum? İnsanoğlu zor mahluk. Bu akıllıca lafı da kendim ettim sanmayın. Bunu da şu anda zavallı hafızamın bana geri bildiremediği biri söylemiş-pek de iyi etmiş.
Karşımda bir hilal gibi muntazam uzanan Akdeniz sahil şeridi. Çağdaşlığı sembolize eder misali beton canavarlar,içinde mutlu,mutsuz,dağınık insanlar... Etrafımdaki yaşından aldığı tecrübeyi benim gibi küstahlıkla sunmayan mülaim insanlar belki ordan bi yerden. Evlerine ekmek götüren insan onlar. Bense hala baba parası yiyen insanım. Ne zamn biter bu okul bilinmez. Ben ne zaman tam manası ile i-n-s-a-n olacağım o hepten meçhulken bu yürüyüş bunca düşüncenin içinde spor olmaktan çıkar.
Ben ayşegülün kahrolası vicdanıyım.
Bu yazımı mert e ithaf ediyorum. Kendisine hayat mücadelesinin zorlu yollarında büyük bir direniş sergilediği için çok büyük bir saygı duyuyorum. Biline...
Soludukça canımı acıtan oksijeni bir sinyal olarak algılıyor, yavaşlayıp tempolu yürümeye başlıyorum. Oldukça ezik bir durum benim için. Yanımdan geçen 40 yaş üstü insanlardan ne farkım kaldı,onlar da aynı benim gibi yürüyorlar. E ben gençsem eğer neden onlardan daha güçlü değilim? Hantalllığımdan utanarak yoluma devam ediyorum. Tabi her koşulda onlardan daha hızlı olduğum ama onlara kendilerini kötü hissettirmemek için yavaş takıldığım ifadesi yüzümden eksik olmuyor.
A Dedeman bize ne kadar da yakınmış! Uzak olduğu bahanesine sığınıp onca zaman minibüs kullanırken demek yolları takip bile etmemişim. Nasıl bu kadar dikkatsiz olabiliyorum? Dikkatsiz ve umursamaz... Hayatımdaki pek çok alana olduğu gibi... Bana karşı hissedilen her şeye ,sevgiye olduğu kadar nefrete, bağlılığa olduğu kadar sadakatsizliğe...
Ara yolların birinin sonunda alabildiğine yeşil çarpıyor gözüme. Üstünde benim gibi bu sabahını çeşitli sebeplerden yormak,yorgunluğunda boğmak isteyen insanlar. Yine oldukça yaşa sahipler. Bir ben henüz 19 unda ama neden onlarla aynı sıkıcı, serin olduğu kadar sıcak bir sabahı paylaşıyorum? İçimden onları aşağılıyorum. Aynen şöyle diyorum:''Hahaha! Ya bu adamları gömmeyi unutmuşlar onlar da fırsattan istifade yürüyüşe çıkmış! Hey sen! Sana diyorum küllerinden doğarken evrimi yarıda bırakan! Barfiks çekme sevdasıyla kollarını o dalda unutma olur mu?'' Çok çirkinim. Bir o kadar zayıf. Alnımdan terler süzülürken verdiğim her kalorinin hıncını onlardan mı alıyorum aklımca? Benden çok YAŞ-LI olduklarından yaşamaya hakları yok mu? Tıpkı sorunlu bir ergen gibi 'artık yataklarında ebedi uykuya dalmayı beklemeliler vadeleri doldu' mu diyor alt benliğim? Evet genelde onun galibiyetiyle sonuçlanıyor zihnimdeki her savaş. Karşımdakini ezerek kendimi bişey zannediyorum. Halbuki hiç bişey değilim şu falezin kıyısında umut ve güven dağıtmakla görevli maviye bakarken. Çünkü sadece bakıyorum. Göremiyorum içindeki yavruağzını,portakal çiçeğini,neftiyi... Küçük terazimde iyinin hakkını verme departmanının çalışmayan dişlileri kadar körüm. Ne zaman saflığı,temizliği aptallıktan sayar oldum? İşte o zaman aptallaştım. Ben aptalla aynı masaya oturmam demiş insanım. Peki o zamn 19 yıldır bu bedene nasıl tahammül ediyorum? İnsanoğlu zor mahluk. Bu akıllıca lafı da kendim ettim sanmayın. Bunu da şu anda zavallı hafızamın bana geri bildiremediği biri söylemiş-pek de iyi etmiş.
Karşımda bir hilal gibi muntazam uzanan Akdeniz sahil şeridi. Çağdaşlığı sembolize eder misali beton canavarlar,içinde mutlu,mutsuz,dağınık insanlar... Etrafımdaki yaşından aldığı tecrübeyi benim gibi küstahlıkla sunmayan mülaim insanlar belki ordan bi yerden. Evlerine ekmek götüren insan onlar. Bense hala baba parası yiyen insanım. Ne zamn biter bu okul bilinmez. Ben ne zaman tam manası ile i-n-s-a-n olacağım o hepten meçhulken bu yürüyüş bunca düşüncenin içinde spor olmaktan çıkar.
Ben ayşegülün kahrolası vicdanıyım.
Bu yazımı mert e ithaf ediyorum. Kendisine hayat mücadelesinin zorlu yollarında büyük bir direniş sergilediği için çok büyük bir saygı duyuyorum. Biline...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)