30 Ağustos 2007 Perşembe

dünyanın merkezine yolculuk

Pek sevgili cuma günüm... Akşam edirnedeyim,teyzemde... Biraz huzur,biraz uyku... Bütün isteğim buydu. Ama çevremdeki safransarı beni kaçmaya teşvik ederken daha ne kadar dayanılır şu lanet olasıca metrodaki kaçak dövüşen bakışlara?
Bir elim metalik pis boruda bir elim bavulda 8 şiddetinde sarsılırken ah bir koltuk boş olsaydı! Sadece üzerine 5897 kez oturulmuş pis bir koltuk! Derken simasını bir yakınımıza benzettiğim biri kalkıyor ayağa. Orta yaşlarda pek yapılı sayılmaz. Her ortamda ayırt edilmesini sağlayacak açık mavi gözler,dolgun dudaklar... Oldukça kredisi vardır ailemin güzel insanlarında güven bakımından. Her halde bu sebepten yabancıya az da olsa sevgi duyuyorum. Tabi yorgun bacaklarımı dinlendirebilceğim bir yeri bana tedarik edişi de cabası. Hiç tereddüt etmeden atılıyorum benim için ayrılmış yere. Öyle rahatım ki dünden rezerve ettirsem adıma bu kadar sahiplenemem koltuğu. Birden omzumda soğuk bir avuç. Dönüp baktığımda işte yine tanıdığım o yüz ama yabancı olduğum bir tavır. Onlarca kez dolgun dudaklarını açıp kapamasına rağmen oldukça asabi olduğunu sadece mimiklerinden anlayabiliyorum. Resmen kulaklarım uğulduyor şaşkınlıktan. Tek kelime duyamıyorum. Topu topu birkaç saniyede gelişen olaylar şaşkınlığımı üstümden atmamla değişecek. Dinliyorum. Aslında benim sandığım koltuk bir yaşlı dedeninmiş. Özür diliyorum. Hiç farketmemiştim kendisini. Tabiki görmüş olsam asla böyle bir terbiyesizlik yapmazdım. Dede kabul ediyor özrümü. Hiç önemli değil evladım isimli 5897 numaralı bakışını hafızama kazıyıp kapıyor gözlerini. Ama aşina olduğum canavarın durmaya hiç niyeti yok. Konuştukça konuşuyor. Ben tepki vermedikçe bağırıyor. Anlıyorum ki evde çocukları sözünü hiç dinlemiyor. Kızı bir bardak çayı ona çok görüyor. Oğlu, sabırsızlıkla beklediği İbo Show u seyrederken kumandanın tuşlarına hunharca basıyor. İşten geldiğinde karısı bir hoşgeldin demiyor. O bana olduğu kadar evine de tanıdık. Bana olduğu kadar evine de yabancı. Ama şimdi mikrofon onda. Sahne sırasını ona devrettim-evet bu büyük hatayı ben yaptım. Lakin mutsuz değilim. Deşarj olması lazım. Bu gece belki kızı sevgilisini evin sözde reisi ile tanıştırmak isteyecek ya da oğlu bir araba, karısı yeni bir çamaşır makinesi... Bunlara katlanabilmek için benimle dertleşmesi lazım. ''Terbiyesiz,şımarık,biz sizin zamanınızda böyle miydik? Etrafına bakmaktan acizsin. Şu yaşlı adamı görmedn mi gerçekten? Yoksa işine mi gelmedi? Söyle söyle hadi...'' İşte kızını anlatıyor biraz bana,biraz da oğlunu. Onlara söyleseydi bunu ne çok üzülürdü sonra. Kendini nasıl affettirecek bilemezdi. Baba yüreği kaldıramazdı belki bunca lafı duyup da kaçıp kocaya varan kızının acısını... Anlattı rahatladı.
Peki ya ben? Şimdi sade bir ben kaldım sanki metronun safransarı koridorunda. Bavulumu sırtıma verdi galiba biri metrodan çıkarken. Bilerek yapmadığım bir hata yüzünden işittiğim hakaretleri elbet üstüme almıyorum ama yine de düşünmek lazım bazen. ''Ve ben kimi zaman düşündüm. Aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm.'' Tecrübenin yaşanmışlıktan ileri geldiğini,tecrübenin bilgi olduğunu çözdüm. Yaşlanmak istedim birden bire ve yeniden küçülmek istedim ta ki annemin rahmine sığıncaya dek. Sonra bana büyümüş de küçülmüş desinler yeter ki ama ben herkesi bilgimle şaşırtmak istedim. Olmadı. Beynime yenik düştüm. O yavaştan almaya karar verdi öğrenme sürecini. Hayır deme şansım olmadı. Ama bu vakte kadar özümsediklerimde büyüklere karşı saygı da vardı. Canım anneannem sayesinde bunu yaşayarak birleştirdim kişiliğimle. Ve dünya bir yana onun hatrı bir yana olduğu için bu yerli ve yabancı adamı da anlamaya çalıştım. Belki çok karamsar bir perspektiften baktım ama onun da söylediği gibi böylesi daha işime geldi...

27 Ağustos 2007 Pazartesi

karganın pisliği ile haşır neşir vakti falez izlenimleri

Günlerimin tahammülümden de sıkıcı geçtiğini farkedince 5897 gündür planladığım sabah yürüyüşünü bu sabah gerçekleştirdim. Telefonun oldukça dar kapasitesine sığan bi kaç şarkı ile yola çıktım. Burhanettin Onat 'tan başladım koşmaya artık yüreğim nereye götürürse(ya da ciğer kapasitem diyelim). Koşunun başlangıcında sergilediğim atletik tavırlar,kulağımda neyden bahsettiğini zar zor anladığım güfteler ve aklımda binlerece çekirge ile koşan ilginç bir sentez oluşturduğumun farkındayım. Ama takar mı ayşegül? Zaten oldum olası kendine bile tahammül edememeyi çok sevmiştir.

Soludukça canımı acıtan oksijeni bir sinyal olarak algılıyor, yavaşlayıp tempolu yürümeye başlıyorum. Oldukça ezik bir durum benim için. Yanımdan geçen 40 yaş üstü insanlardan ne farkım kaldı,onlar da aynı benim gibi yürüyorlar. E ben gençsem eğer neden onlardan daha güçlü değilim? Hantalllığımdan utanarak yoluma devam ediyorum. Tabi her koşulda onlardan daha hızlı olduğum ama onlara kendilerini kötü hissettirmemek için yavaş takıldığım ifadesi yüzümden eksik olmuyor.

A Dedeman bize ne kadar da yakınmış! Uzak olduğu bahanesine sığınıp onca zaman minibüs kullanırken demek yolları takip bile etmemişim. Nasıl bu kadar dikkatsiz olabiliyorum? Dikkatsiz ve umursamaz... Hayatımdaki pek çok alana olduğu gibi... Bana karşı hissedilen her şeye ,sevgiye olduğu kadar nefrete, bağlılığa olduğu kadar sadakatsizliğe...

Ara yolların birinin sonunda alabildiğine yeşil çarpıyor gözüme. Üstünde benim gibi bu sabahını çeşitli sebeplerden yormak,yorgunluğunda boğmak isteyen insanlar. Yine oldukça yaşa sahipler. Bir ben henüz 19 unda ama neden onlarla aynı sıkıcı, serin olduğu kadar sıcak bir sabahı paylaşıyorum? İçimden onları aşağılıyorum. Aynen şöyle diyorum:''Hahaha! Ya bu adamları gömmeyi unutmuşlar onlar da fırsattan istifade yürüyüşe çıkmış! Hey sen! Sana diyorum küllerinden doğarken evrimi yarıda bırakan! Barfiks çekme sevdasıyla kollarını o dalda unutma olur mu?'' Çok çirkinim. Bir o kadar zayıf. Alnımdan terler süzülürken verdiğim her kalorinin hıncını onlardan mı alıyorum aklımca? Benden çok YAŞ-LI olduklarından yaşamaya hakları yok mu? Tıpkı sorunlu bir ergen gibi 'artık yataklarında ebedi uykuya dalmayı beklemeliler vadeleri doldu' mu diyor alt benliğim? Evet genelde onun galibiyetiyle sonuçlanıyor zihnimdeki her savaş. Karşımdakini ezerek kendimi bişey zannediyorum. Halbuki hiç bişey değilim şu falezin kıyısında umut ve güven dağıtmakla görevli maviye bakarken. Çünkü sadece bakıyorum. Göremiyorum içindeki yavruağzını,portakal çiçeğini,neftiyi... Küçük terazimde iyinin hakkını verme departmanının çalışmayan dişlileri kadar körüm. Ne zaman saflığı,temizliği aptallıktan sayar oldum? İşte o zaman aptallaştım. Ben aptalla aynı masaya oturmam demiş insanım. Peki o zamn 19 yıldır bu bedene nasıl tahammül ediyorum? İnsanoğlu zor mahluk. Bu akıllıca lafı da kendim ettim sanmayın. Bunu da şu anda zavallı hafızamın bana geri bildiremediği biri söylemiş-pek de iyi etmiş.
Karşımda bir hilal gibi muntazam uzanan Akdeniz sahil şeridi. Çağdaşlığı sembolize eder misali beton canavarlar,içinde mutlu,mutsuz,dağınık insanlar... Etrafımdaki yaşından aldığı tecrübeyi benim gibi küstahlıkla sunmayan mülaim insanlar belki ordan bi yerden. Evlerine ekmek götüren insan onlar. Bense hala baba parası yiyen insanım. Ne zamn biter bu okul bilinmez. Ben ne zaman tam manası ile i-n-s-a-n olacağım o hepten meçhulken bu yürüyüş bunca düşüncenin içinde spor olmaktan çıkar.
Ben ayşegülün kahrolası vicdanıyım.
Bu yazımı mert e ithaf ediyorum. Kendisine hayat mücadelesinin zorlu yollarında büyük bir direniş sergilediği için çok büyük bir saygı duyuyorum. Biline...