Pek sevgili cuma günüm... Akşam edirnedeyim,teyzemde... Biraz huzur,biraz uyku... Bütün isteğim buydu. Ama çevremdeki safransarı beni kaçmaya teşvik ederken daha ne kadar dayanılır şu lanet olasıca metrodaki kaçak dövüşen bakışlara?
Bir elim metalik pis boruda bir elim bavulda 8 şiddetinde sarsılırken ah bir koltuk boş olsaydı! Sadece üzerine 5897 kez oturulmuş pis bir koltuk! Derken simasını bir yakınımıza benzettiğim biri kalkıyor ayağa. Orta yaşlarda pek yapılı sayılmaz. Her ortamda ayırt edilmesini sağlayacak açık mavi gözler,dolgun dudaklar... Oldukça kredisi vardır ailemin güzel insanlarında güven bakımından. Her halde bu sebepten yabancıya az da olsa sevgi duyuyorum. Tabi yorgun bacaklarımı dinlendirebilceğim bir yeri bana tedarik edişi de cabası. Hiç tereddüt etmeden atılıyorum benim için ayrılmış yere. Öyle rahatım ki dünden rezerve ettirsem adıma bu kadar sahiplenemem koltuğu. Birden omzumda soğuk bir avuç. Dönüp baktığımda işte yine tanıdığım o yüz ama yabancı olduğum bir tavır. Onlarca kez dolgun dudaklarını açıp kapamasına rağmen oldukça asabi olduğunu sadece mimiklerinden anlayabiliyorum. Resmen kulaklarım uğulduyor şaşkınlıktan. Tek kelime duyamıyorum. Topu topu birkaç saniyede gelişen olaylar şaşkınlığımı üstümden atmamla değişecek. Dinliyorum. Aslında benim sandığım koltuk bir yaşlı dedeninmiş. Özür diliyorum. Hiç farketmemiştim kendisini. Tabiki görmüş olsam asla böyle bir terbiyesizlik yapmazdım. Dede kabul ediyor özrümü. Hiç önemli değil evladım isimli 5897 numaralı bakışını hafızama kazıyıp kapıyor gözlerini. Ama aşina olduğum canavarın durmaya hiç niyeti yok. Konuştukça konuşuyor. Ben tepki vermedikçe bağırıyor. Anlıyorum ki evde çocukları sözünü hiç dinlemiyor. Kızı bir bardak çayı ona çok görüyor. Oğlu, sabırsızlıkla beklediği İbo Show u seyrederken kumandanın tuşlarına hunharca basıyor. İşten geldiğinde karısı bir hoşgeldin demiyor. O bana olduğu kadar evine de tanıdık. Bana olduğu kadar evine de yabancı. Ama şimdi mikrofon onda. Sahne sırasını ona devrettim-evet bu büyük hatayı ben yaptım. Lakin mutsuz değilim. Deşarj olması lazım. Bu gece belki kızı sevgilisini evin sözde reisi ile tanıştırmak isteyecek ya da oğlu bir araba, karısı yeni bir çamaşır makinesi... Bunlara katlanabilmek için benimle dertleşmesi lazım. ''Terbiyesiz,şımarık,biz sizin zamanınızda böyle miydik? Etrafına bakmaktan acizsin. Şu yaşlı adamı görmedn mi gerçekten? Yoksa işine mi gelmedi? Söyle söyle hadi...'' İşte kızını anlatıyor biraz bana,biraz da oğlunu. Onlara söyleseydi bunu ne çok üzülürdü sonra. Kendini nasıl affettirecek bilemezdi. Baba yüreği kaldıramazdı belki bunca lafı duyup da kaçıp kocaya varan kızının acısını... Anlattı rahatladı.
Peki ya ben? Şimdi sade bir ben kaldım sanki metronun safransarı koridorunda. Bavulumu sırtıma verdi galiba biri metrodan çıkarken. Bilerek yapmadığım bir hata yüzünden işittiğim hakaretleri elbet üstüme almıyorum ama yine de düşünmek lazım bazen. ''Ve ben kimi zaman düşündüm. Aslında hiç üşenmedim ben hep düşündüm.'' Tecrübenin yaşanmışlıktan ileri geldiğini,tecrübenin bilgi olduğunu çözdüm. Yaşlanmak istedim birden bire ve yeniden küçülmek istedim ta ki annemin rahmine sığıncaya dek. Sonra bana büyümüş de küçülmüş desinler yeter ki ama ben herkesi bilgimle şaşırtmak istedim. Olmadı. Beynime yenik düştüm. O yavaştan almaya karar verdi öğrenme sürecini. Hayır deme şansım olmadı. Ama bu vakte kadar özümsediklerimde büyüklere karşı saygı da vardı. Canım anneannem sayesinde bunu yaşayarak birleştirdim kişiliğimle. Ve dünya bir yana onun hatrı bir yana olduğu için bu yerli ve yabancı adamı da anlamaya çalıştım. Belki çok karamsar bir perspektiften baktım ama onun da söylediği gibi böylesi daha işime geldi...
30 Ağustos 2007 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder